İLETİŞİMDE YENİ BİR DİL

İLETİŞİMDE YENİ BİR DİL

Dil; duygu ve düşüncelerimizi aktarırken kullandığımız simgeler bütünüdür. Seçtiğimiz her kelime ve onlara yüklediğimiz anlamlar iletişimin temelini oluşturur. Kurduğumuz iletişim tarzımız ise düşünce biçimimizi ve ilişkilerimizi şekillendirir.

Kullandığımız dilde çocukluktan itibaren gözlemlediğimiz davranışları veya durumları bir araya topladığımız sınıflandırmalar mevcuttur. Bu sınıflandırmalar karşılaştığımız yeni durumlarda bize zaman kazandırır çünkü her yeni durumu daha öncesinde oluşturduğumuz bir sınıfa dahil etmeye çalışırız. Kafamızdaki bu kategoriler ise zamanla kalıplaşır ve önyargı haline gelirler. Önyargılarımız bize zaman kazandırmasına rağmen zamanla seçeneksizliği ve ilişkisel sorunları doğurur.

Yoğun ajandamız arasında aynı kategoriye soktuğumuz insanların farklılıklarını veya ayrıştıkları noktaları yok sayabiliriz.

Peki biz yetişkinler olarak kullandığımız dile ne kadar dikkat ediyoruz? Kullandığımız dilde sorumluluğu ne kadar üstleniyoruz? Bireysel farklılıklara esneklik sağlayan cümlelerimiz var mı? Farklı yönlerimizi görmeye açık mıyız?

Tüm bu sorularımızın cevaplarını bulmak için sizleri 3 temel alan ile tanıştırmak istiyoruz. Bunlardan ilki “ne değişebilir, ne değişemez’”, ikincisi “ ne olabilir, ne olamaz”, sonuncusu ise “ne ölçülebilir, ne ölçülemez” sorularını gündeme getiriyor.

Ne değişebilir, ne değişemez?/Bilişsel Seçeneklilik

İnsanlar sürekli etkileşim halindedir, bu sebeple başkalarının yaptıklarından etkileniriz ve bunlar düşünmemize neden olur. Peki ne düşüneceğimize kim karar verir?

Bunun iki farklı şekilde cevabını verebilirsiniz. İşte tam burada iletişimde sorumluluk alma durumu ortaya çıkacaktır. Biz başkalarının yaptıklarından etkileniriz. Neyi düşüneceğimiz ise tamamıyla bize aittir. Düşüncelerimizle duygumuzun rengini ortaya çıkarırız, bu sebeple duygumuzu değiştirme sorumluluğu bizdedir. Bu düşünce yapısının bize faydası ise özerklik ve bireysel sorumluluk dilini elde etmektir.

Bireysel sorumluluk dilini daha iyi açıklamak adına şu cümle yapıları iyi birer örnek olacaktır:

  • Üzüldüm.
  • Yaptığına kızdım.
  • Tavrıma üzüldün mü?
  • Yaptığına yine şaşırdım.
  • Davranışından etkilendim.

Bu sorunun diğer bir cevabı ise bireysel sorumluluk dilini kenara koyup bağımlı, çevresel sorumluluk dilini geliştirmektir. Bu düşünce yapısına göre başka insanların yaptıkları bizim davranışlarımızın ve duygularımızın sebebidir. Başka insanlar bizim duygu ve davranışlarımıza yön verir ve sorumluluğu bize ait değildir.

Sorunu ve sorumluluğu çevremizde arayan dilin örnekleri de şunlar olacaktır:

  • Beni çok üzdün.
  • Yaptığın beni kızdırdı.
  • Tavrım seni üzdü mü?
  • Yaptığınla beni şaşırttın.
  • Beni etkiledin.

Son örneklerdeki gibi cümlelerle hayatımızda çok ise birkaç yanılgıya düşmüş oluyoruz. Bu bizlerin başkalarının duygularını, düşüncelerini ve davranışlarını ‘kontrol edebilirim’ düşünce biçiminin veya tam tersi ‘kontrol çevremizdedir’ düşünce biçiminin ortaya çıkardığı bir yanılgıdır. Bu yanılgıların elbette hayatımıza çıkardığı acı faturalar bulunmaktadır. ‘Kontrol bende’ yanılgısı yalnızlık, kendini suçlama, kontrolü kaybetme korkusu, aşırı güven ve öfke faturasını çıkartırken ‘kontrol çevremde’ yanılgısı suçlama, bağımlılık, güven eksikliği, başkalarına öfke ve sorumluluk alamama durumlarını ortaya çıkarır.

Ne olabilir, ne olamaz?/Bireysel farklılıklar

Her insan biriciktir ve birbirinden farklıdır. Olayları yaşayış biçimimiz ve düşüncemiz, bu olaya karşı davranışımız ve ortaya çıkan duygumuz bize özeldir. Zaman zaman biricik olduğumuzu es geçip tüm insanlığın aynı durumda benzer tepkiler vermelerini bekleriz. Peki insan olarak her birimizin olaylara aynı tepki vermesini beklemek gerçekçi midir? Tek bir doğru veya yanlış var mıdır? Olaylardaki haklı-haksız kimdir?

zdg

Her birimiz bir diğerimizden farklı düşünebiliriz, bu olayları anlamamıza yardımcı olur. Hiçbir olay tek bir düşünceye, duyguya veya bir davranışa neden olmaz. Bu sebeple, tüm sosyal bilim araştırmalarında da insan etmenini ortaya koyunca değişken sayısı sonsuz olur. Yaşantımız bir laboratuvar olmadığı için tüm değişkenleri sabitleyip tek bir tanesini bağımsız bırakamayız. Bu da her bir olayda farklı yaşantıya sahip olmamızı sağlar.

Örnek vermek gerekirse, hayatın en ciddi gerçeklerinden birisi olan ölüm karşısında tepkilerimiz çeşitlidir. Her bir yaşantıdan, hayatımızdaki her bir insandan etkileniriz. En yakınımız anne ve babalarımızı kaybettiğimiz zaman dahi tepkilerimiz çeşitlidir. Ebeveynler bir çocuğun hayatındaki ön etkili etmenlerdendir. Peki her evlat babasının ölümü karşısında aynı tepkiyi verir mi? Hayatının tüm kazanımlarını çocuğuna aktaran bir babanın evladıyla, çocuğuna şiddet uygulayan veya istismarda bulunan bir babanın evladından aynı tepkiyi mi beklemeliyiz? Farklı tepkiler verdiklerinde birini doğru diğerini yanlış mı seçmeliyiz? Haklı veya haksız mı aramalıyız?

Tüm bunları hesaba katınca bireysel farklılık dilinin önemini yakalıyoruz. Bu her birimize farklı davranma cesaretinin kapısını sonuna kadar açıyor. Birkaç örnekle bireysel farklılık dilini sıralamak faydalı olacaktır:

  • Benden farklı hissediyorsun.
  • Seninle aynı fikirdeyim.
  • Benim gibi mi düşünüyorsun?
  • Dediğini yapabilirdim ama bunu yapmayı tercih etmiyorum.
  • Duruma bakış açın benden farklı.

Bunun tam aksi ise kutuplaştırıcı dildir. Bu düşünce yapısında olduğumuz zaman diğerlerinin bize kıyasla haklı veya haksız, doğru veya yanlış olduğunu düşünürüz. Kutuplaştırıcı dili örneklemek gerekirse:

  • Çok doğru düşünüyorsun.
  • Bana bu haksızlığı yapamazsın.
  • Haksız mıyım?
  • İstesem de yapamam; mümkün değil.
  • Düşünce tarzın yanlış.

Örneklerden hareketle, kutuplaştırıcı dil öfkeye, kavgaya, yalnızlığa, gelişimin

durmasına, yanlıştan kaçmaya, takıntılı davranmaya ve düşüncelerde sabitliğe neden olur diyebiliriz.

Ne ölçülebilir, ne ölçülemez?/Bireyiçi farklılıklar

Hayatımızda birçok değer verdiğimiz varlık var. Kimi zaman ailemiz kimi zaman evladımız kimi zaman arkadaşlarımız… Bunların belki de en önünde olması gereken fakat zaman zaman yok saydığımız birisi var: Kendimiz.

Bizler kişilik sülalemizden oluşuruz. Başarılı ‘ben’, endişeli ‘ben’, korkusuz yönetici ‘ben’, dürüst ‘ben’… Onlarca alt kişiliğimiz zaman zaman ön plana çıkıyor bazılarını ise tamamen toprağın altına gömmek istiyoruz: Yalancı ‘ben’ gibi. Bu yönlerimizi kendimize ’yakıştıramıyoruz’.  Her olayı bir bütün gibi üzerimize alıp davranış veya durum odağından çıkıyoruz. Farklı kişiliklerimizi tolere edemiyoruz.

Bir yönetici düşünelim. İşini başarılı bir şekilde yürütüyor, risk içeren kararlar alıyor, onlarca sorumluluğun altından kalkıp liderliğini ettiği grubu geliştiriyor. Belki de birçok başarılı yönetici gibi ‘insanüstü’ yetenekleriyle anılıyor. Onun için yaşadığı ‘ufak’ korkuların veya ‘karizmasını’ zedeleyecek durumların ağırlığı belki de çok fazla. Bir gün gelip hata ettiğinde ve bu hatanın kendisine ‘yakışmadığını’ düşündüğünde neler düşünebileceğini sıralayabiliriz:

  • Ne kadar aptalım!
  • Herkesin gözünden düştüm.
  • Beni önemsemeyecekler.
  • Ne kadar saçma değil mi?
  • Benden hoşlanmayacaklar.

Örneklerden çıkarabileceğimiz üzere yapılan hatanın tamamını bütüne yaymamız yapılan davranışı değerlendirmek yerine yapanı değerlendirdiğimizde özel bir durumu genele yaymış oluyoruz. Mükemmel ‘ben’imiz diğer benliklerimizi tabiri caizse yok etmek için savaşmaya başlıyor. Bu durumda; öfke, depresyon, kaygı, yalnızlık ve gelişim eksiliği gibi duygu ve durumlarla baş etmek durumunda kalıyoruz.

Bunun aksine, kişilik sülalemizi kabul edip her bir alt kişiliğimizle var olmanın yararını kabul edip ‘yakıştırmamız’ bizlere farklı davranma gücünü, kendi varoluşumuza sımsıkı sarılmamızı ve kendimizle barışık olmamızı sağlayacaktır. Yukarıdaki örneğimize bu bakış açımızı getirdiğimizde şu tarz bir dil ve düşünce yapısıyla karşılaşıyoruz:

  • Aptallık yaptım.
  • Davranışımdan memnun olmadılar.
  • Söylediğimi önemsemediler.
  • Yaptığı saçmalıktı.
  • Söylediğimden hoşlanmayacaklar.

jghdh

Özetlemek gerekirse, kullandığımız dil hayatımız üzerinde önemli bir etkiye sahip. Kelimelerimizin altlarında birer altyazı saklı. Bunlar, düşüncelerimiz üzerinde etkiye sahip olup duygularımızı ve davranışlarımızı şekillendiriyor. Bu yüzden, her kelimemizin ağırlığını tartmamız gerekiyor.

İletişimimizde sorumluluğu üstlenen, seçeneklerin çokluluğuna vurgu yapan, birbirimizden farklı olabileceğimiz kadar kendi içimizdeki farklı seslere kulak veren ve kabullenen bir dil kullandığımızda anne-baba, eş, iş, arkadaş ve buna eklenebilecek tüm ilişkilerimizde kolaylıklar ön plana çıkacaktır. Bu iletişim hem kişiler arası hem de kişi içindeki rahatlama ve kabul edişi beraberinde getirecektir. Özellikle, kendimize farklı davranma özgürlüğünü tanıdığımızda farklı kişiliklerimizi hor görmediğimizde varoluşumuzun anlamı, kendi varoluşumuzu Kabul etmemizle kendimizle barışı sonrasında kişiler arası barışı bulabiliriz.

KAYNAKÇA

Özer, K. (2015). Bilişsel Varoluşçu Terapi Eğitimi. Nisan Psikolojik Danışmanlık Merkezi, İstanbul.

Önerilen kaynaklar:

Özer, Kadir. Var olmak cesaret ister. (2. Basım, 2015)

Özer, Kadir. Üç psikolojik soru. (6. Basım, 2012)

 

Share this Story

Related Posts

Comments are closed.

Arcai's

Sender Email: Sender Name:
Your Subject :